Evdeki Yabancılar

Ortak bir anahtarla evimizin kapısını açmak ve hatta aynı evde yaşıyor olmak, yani sadece fiziksel bir alanı paylaşmak bizi gerçek bir aile yapmaz. Gerçek bir aile, aynı evde yaşamasa bile zamanını, duygularını, düşüncelerini, hayallerini paylaşabilecek kadar birbirine yakın olabilen ailedir. Bu durumda “aile olmak için aynı evde yaşamak gerekmez” açıklaması yanlış olmayacaktır. Nice aileler vardır ki eşler birbiriyle konuşmaz, çocuklar ebeveynlerini görmez, ama onların ev adresi aynıdır……

Ölüm, ayrılık vb nedenlerle tek ebeveynli olan ya da iş vb nedenlerle ebeveynlerinden biri ile ayrı şehirlerde yaşamak durumunda kalan çocuklar için aile olmanın engeli yoksunluk ya da aradaki mesafe değildir. Bu dezavantajlı durumları hissettirmeyecek kadar sıcak ve yakın ilişkiler içinde olmak, aile olmayı başarmanın en güçlü örneğidir.

Aile olmak, biyolojik olarak anne baba olmaktan daha ileri düzeydeki sosyal ve duygusal paylaşımlarla gelişen aile içi etkileşimleri, ilişkileri ve sorumlulukları gerektirir.  Ancak özellikle son zamanlarda birçok ailede birbirine yabancılaşma sorununun yaşandığını üzülerek gözlemlemekteyiz.

Günlük yaşam rutinlerimiz ve işimize ait öncelikler en değerlimiz olan çocuklarımıza ve eşimize ayıracağımız zamanı nitelik ve nicelik açısından kısıtlayabilmektedir. Buna ilave olarak, evde sahip olduğumuz olanaklardan bazıları da örneğin her odada bulunan televizyon ve kişisel bilgisayarlar vb aile üyelerinin birbirleri ile olan paylaşımları karşısında ciddi engeller oluşturabilmektedir. Televizyon dizilerinin çocuklarımızla aramıza girmesine izin vermemek gerekir.  Bu iletişimsiz ortamlarda aile üyeleri birbirini özler hale gelebilmektedir. Aynı evde birbirine yabancı olmak, aile birliği açısından örseleyici olduğu kadar çocuğun ait olma ve kendini değerli bulma gereksinimini de riske sokmaktadır.

Aile üyelerinin birbirleri için yabancı hissi duyması, birbirlerini anlama ve anlaşma yönünde çok ciddi bir duygusal güvensizlik nedenidir. Oysaki çocukların kendilerini önemli ve değerli hissettirilmeye gereksinimi vardır.  Yaşam aile de başlar, aile içindeki iletişim ortamının karşılıklılığı tarafların sosyal dünyadaki performansını doğrudan etkileyecektir Aile sohbetlerinin yapılamadığı, ortak yaşantıların geçirilmediği, bireylerin birbirlerinin gereksinimlerine karşı giderek duyarsızlaştığı bu evlerde aile olmaktan bahsedilmesi ve sevgi ile beslenen bir güven ortamının oluşması mümkün olamaz. İşin en riskli boyutu ise, çocukların “ ilgi ”  gereksinimlerinin karşılanamaması durumuna ve bu yabancılaşma sürecinin doğal olduğuna alışması ve aile algısını bu şekilde yorumlar hale gelmesidir. Çocuklar kendi evlerindeki bu aile yapılanmasını kendi oluşturacakları ailelere de yansıtacakları için “şimdi” ile ilgili alacağımız tüm kararlar “gelecek” teki  gelişmeleri, sonuçları da etkileyecektir.

Ebeveynler bireysel hayatlarına odaklanmış ancak ortak yaşamı sürdürme sorumluluğunu taşımayan aile üyeleri olarak yaşamaya devam ettikleri taktirde hem kendilerinin hem de çocukların duygusal boşlukları olacağı kaçınılmazdır. Tabiî ki aile olmayı başaramamış ebeveynlerin bu tutumları en çok çocukları olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yaşantı durumunu “varlık içinde yokluk çekmek” deyimi ile açıklamak çok doğru olacaktır. Çocukların yoksunluğunun sorumlusu ebeveynleridir. Zamanı çocukların yararına kullanmak gerekir. Zaman çok hızlı akıp geçer ve çocuklarımız bir bakarız ki yetişkin bireyler olmuşlar. Çocuklarımızın çocukluklarını kaçırmadan büyümelerine eşlik etmek, onlar kadar biz yetişkinleri de zenginleştirecektir. Evde sevgiyle kaynaşan, ilgileriyle bütünleşen, ortak yaşam kurmanın sorumluluğunu alan, ailelerden biri olmanız dileklerimle…

Kaynakça: Kök Yayıncılık Çoluk Çocuk Anne-Baba-Eğitimci Dergisi

PROF. DR. BELMA TUĞRUL